frekans - Blogcu



frekans

Cuma, Mart 28 - Bugün Benim Doğum Günüm :)

Kategori: ajandamdan

 

 

İyi ki doğdum...

 

İyi ki varım...

 

Mutlu yıllar mutlu yıllar mutlu yıllar baaaa-naaaaaa.... :)

 

 

 

 

 

 

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, August 15 - Gülümseten an...

Yaşam sürprizlerle dolu.... Siz hiç plan yapmasanız da; o sizin adına planlar yapıyor, üzüyor, sevindiriyor, düşündürüyor, anlamlandırıyor ya da anlamsızlandırıyor birşeyleri...

 

Tüm kapıları kapattığım, perdeleri çektiğim bir anda beni öylesine şaşırtan, düşündüren, gülümseten bir yaşam anıydı bu belki de...

 

Neydi, nedendi hiç anlayamayacağım olayları da sorgulamadan, üstüne bir örtü çektiğim ve “bir daha asla” dedirten cinsten birşeyler ve sonrası... Gülümseten bir şey işte... Gülümseten, güldüren, anlam katan... J

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Nisil 3 - yumoş teyze...

Kategori: Gozlem-lerim

bu gün yaşlı bir teyze gördüm... dikkatimi çekti baktım... yanımdan geçip giderken yaşamın ağırlığını o kadar taşıyordu ki yüzünde, bedeninde... kucağında küçük bir tezgahı vardı. Belli ki birşey satıyordu, belki geçinmek için gelir sağlıyordu kendisine belki de hiç geliri olmadığından torunlarının okul masrafını çıkarıyordu kimbilir?

Bir daha görürsem oturup konuşacağım bu elleri koynunda yumuk, yumoş teyzeyle...

dertleşmek istiyorum onunla, sıkıca sarılmak istiyorum boynuna hiç bırakmamacasına...

yaş ilerledikçe, yıllarla yaşlanan insanların herşeyden çok ilgiye ve sevgiye ihtiyaçları olduğunu gözlemliyorum kendi çevremde... azıcık gayret ediyorum onlara moral vermeye ve zaman ayırmaya... mutluluk ve paylaşımın hoşnutluğunu okuyorum gözlerinde, dudaklarının kenarında beliren gülümsemelerde...

 

 

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Mart 28 - doğum günüm...

Kategori: ajandamdan

 

 

 

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Mart 27 - buradayım...

Uzunca zamandır yoktum buralarda...

Hem işlerim çok yoğundu hem de artık eskisi gibi yazamıyorum...

Yüküm çok fazla belki de ondan...

Yaşamdan uzak değilim aksine tam içindeyim.

Yaşam, sırlarıyla sürprizleriyle devam ediyor...ve olanca hızıyla...

Kimilerine torpil geçiyor, kimilerine acımasız davranıyor.

Yine de olumlu düşünüp olumlu bakmak gerekiyor,

Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum...

Kendimi seviyorum...

Yaşamayı seviyorum...

.....

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Çarşamba, Ocak 10 - bu ben miyim?

Kategori: anlar ve anilar

 

Bu ben miyim? dedirten ruh hallerindeyim şimdilerde..Allah’ım ne tuhaf duygular bunlar. İnsanı kendinden bile uzaklaştıran.

 

Evet, kendimi bazen sosyal yaşamdan soyutlarım nedenini hiç bilmeden. O yüzden bunlara sebep ben miyim, yoksa içimdeki öteki bir ben var da o mu sebep tüm bu yaşadıklarıma...ya da yanımdan gelip geçen insanlar dahil tüm çevremde, yakınımda olan insanların enerjisi mi sebep?

Ya da çok seçici  ve detaycı olmam mı? Sebep ne?

 

Yoksa kimsenin üstüne almadıklarını üstüme hep ben aldığımdan mıdır bu halleri yaşamam?

Neden? bana İYİ insan olma görevi verildi de ondan mı? Kucak açtığım olanca zorluklara rağmen sabretmenin birincilik ödülü mü yoksa ruhumdakiler...

 

Sabır denemesi elemelerinden geçemedim mi yoksa... İnandıklarımın sonucumuydu -karşıma çıkan- yaşadıklarım... Yaşamı seviyordum, çocukları seviyordum, eşimi, işimi, insanları seviyordum. Hepsine insanlık görevimi yaptığımı sanıyordum. Televizyonda hiç tanımadığım insanların bile yaşadıkları duygulara ortak oluyor onlarla birebir yaşıyorum’u mu sanıyordum da haberim mi yoktu?

Sıkıldım demek kaybetmek mi olacaktı benim lügatımda?

 

Yaşamdan ne bekliyordum bana sunulanlar neydi?

 

Hep manevi odaklı şeylerdi beklentilerim oysa. Mutlu bir yuvam olsun istemiştim, sonra bir eşim - üç çocuğum olsundu... Bir eşim oldu benim gibi, ben gibi... Bir kızım oldu, güzeller güzeli... şimdi üç buçuk yaşında ve sağlıklı... bana çok şey öğreten, güldüren, ağlatan, bensiz yapamayan, gözü gözümün içinde olan her an..bir eşim, bir kızım...

 

Hani bir de kardeşi olsundu bence-bizce... Aralığın 21.inde doktoruma gitmiştim. İkinci kez anne olmanın rahatlığıyla belki de. İki buçuk aylık olmuştu hesaplamalara bakıldığında... Kalp atışlarını duymaya gittiğimi sanmıştım. İçim pır pır heyecan dolu bir halde. Doktorumla kısa bir sohbet sonrası kapsamlı ultrasonografiye girmiştik. 4 yıl öncesi duygularımı yaşıyordum içimde habersizce... Mutluluk, korku, heyecan...

Bir buçuk saat süren detaylı bir inceleme sonrası bebeğimin yaşamadığını söyledi doktorum gerçekliğinin olanca çıplaklığıyla...  Ve gördüm kendi gözlerimle o kara, sisli,  flu ekranda...Hareketsiz bir yapıydı işte o artık... Bebek değil, adı konulamayan, cansız, donuk bir yapıydı ekranda bana sunulan. Ben bunu istemiyordum diyemedim, 15 gün öncesinde bir şey değişir miydi onu da bilmiyordum. Zararlı bir şey mi yemiştim, ya da yememiştim. Ağır mı kaldır mıştım, çok mu üzülmüştüm, çok mu yorulmuştum? Tüm sorularım cevapsız kalıyordu... 

 

Hani yaza dört kişi olacaktık... Hani çok sevdiğim sıcak esen rüzgarlı akşamlarda anne sütümle besleyecektim onu.. Geceleri uykusuz kalacaktım tüm yorgunluklarıma rağmen aşkla sevgiyle büyütecektim.  Allahım ben buna hazır değildim ki... Yapılabilecek hiçbir şeyin olmaması çaresizliği ve geçersizliğini yaşadım o an. Gözümden akan yaşlardan utanmadım ilk kez. Ağladım tüm sokak boyunca arabama bininceye kadar. Yanımdan gelip geçen insanlara hiç aldırmadan...Benzin istasyonundan benzin alırken de öyle... Okulun kapısına yaklaşınca kendime susmam gerektiği telkininde bulundum. Kızım beni böyle görmemeliydi... Görmedi de... Yol  boyunca arka koltuktan gelen tertemiz ruhunun verdiği çocukça sorularına net cevaplar verdim ona  hiçbir şey hissettirmeden. Eve döndüğümüzde ise akşam yemeği sonrasında eşim de öğrendi beklen(en)meyen haberi...Hastanedeyken telefonda görüşmüştük ve güzel haberi verecektim ona güya akşam üstü... Olmadı, olamadı işte... Yarım kaldı... 15 gün boyunca ölü minik bir bedenle dolaşmış durmuş olmak ise apayrı bir şeydi ve bu durumu artık daha fazla geciktirmeden operasyona başlanmalıydı doktoruma göre...

Ertesi gün olduğunda tesadüfen beni arayan ablam ise hiç zaman kaybetmeden gitmemize önayak oldu. Hiç kimselerin haberi yoktu ne varlığından, ne yokluğundan... Beni arayan herkes birer tesadüfle öğrenmiş oluyordu... Hastanedeydik...İşlemlere başlanmıştı...Allahım sanki ölecektim. En çok da kızımdan ayrılmak güç gelmişti. Haberi bile yoktu. Akşama ya evde olacaktım ya morgda. Zeliş annemin çok hakkı vardı üstümde ondan bir helallik bile almamıştım. Tüm sevdiklerimin hallerini düşündüm yokluğumda...Basiretlerim bağlanmış, teslim olmuştum o an’a. Yokluk duygusu buydu belki de.. Avuçlarım bomboş, ayaklarımsa yalınayak...Ruhum ağırdı, bedenimse hafif... Kısa süre içinde kendime geldiğimde ablamla eşim uğurlamıştı beni, karşılayan yine onlardı. O an neredeyim diye bakındım. Başımı kaldırıp doğrulmak istedim yapamadım, düştü başım...Yaşamdaydım ve kaldığı yerden devam ediyordu her şey...

   Allahım ne çok seviyormuşum ablamı, eşimi, çocuğumu, annemi, babamı..Yaşamı...

Evet, kaldığı yerden devam ediyor her şey...Geride kalansa sadece izler... O anın belleğimdeki soğuk ve karanlık fotoğraf izleri bir de parlak fotoğraf kağıdındaki siyah-beyaz mat fotoğrafları...

 

Acılarmış insanı güçlü yapan, ayakta tutan... Ben güçsüz müydüm ki? Demek ki daha değilmişim...  Yaşamın bir seyahat olduğunu da bilirdim. Hamlık, olmak ve pişmek safhalarından oluşan. Ne yaşamıştım, ne yaşıyordum, ne yaşayacaktım, ve neredeydim?

 

 

 

 

 

Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Salı, Kasım 12 - deşifre...

Yaklaşık 8 yıl öncesinde, uluslarası danışmanlık konusunda çalışan bir ağabeyle iş ortamında kısa bir sohbetimiz olmuştu... Yanında taşıdığı bir kitabın bir bölümünü okumuştu. Hatta o sayfanın bir örneğini bile almışım...

Gel zaman git zaman "Sophie'nin Dünyası" adlı kitabımı elime aldığımda karşıma çıktı yine bu yazı... Ancak miniş kızımın eline geçen bu sayfa,  siyah pastel boya çizikleri nedeniyle artık okunamaz haldeydi. Termal kağıt olduğundan fazla bir müdahalede de bulunamadım. Üstünden yıllar geçtiği için yazılar zaten silikti. Üç beş kelimeyi aklımda kalan şekliyle deşifre etsem de bazı yerlerde takıldım.

Tamamını okuyamasam da yazıyı son şekliyle sakladım. Bu gün yine ajandamın arasından karşıma çıktığında boş durmadım ben de...Önemsediğim bu yazı için google'da küçük bir araştırma yaptım ve istediğime ulaştım.

 

 

Kitabın adı, İnsan Ne İle Yaşar?

Yazarı, Tolstoy.

(Sayfa 9-39)

 

" Anladım ki; Allah insanların birbirinden ayrı ayrı değil, tek vücut halinde yaşamalarını istediğinden, her birine kendi ihtiyaçlarını değil; hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor.

Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, gerçekte onları yaşatan tek şey sevgidir. Kim severse, Allah'a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü o sevgiyi yaratandır! "

 

 


 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Pazartesi, Kasım 4 - kestane kebap yaşam...

Kategori: anlar ve anilar

 Dün, güneşli ve ılık bir gündü. Havanın güzelliğinden faydalanıp Kadıköy'e doğru yol aldık. İnsanların oluşturduğu coşkulu tezahüratları görünce derbi maçın olduğunu geç de olsa öğrenmiş olduk bir yandan. Ne zamandır dışarı çıkmıyordum. Sokaklardaki kalabalığı özlemişim. Evde olunca hem yapacak bir sürü iş bulunuyor, dinlenmek yerine yoruluyor insan. Biraz yürüdükten sonra miniş acıktığı için bir mola verdik. Bir şeyler yedikten sonra başka bir yerde üstüne sakızlı muhallebi ekledik keyfimizin. Aslında sahlep aradı gözlerim ama bunun için kar yağması gerekiyor sanırım..

Dönerken de kışın simgesi kestane kebabı görmezden gelemedik. Sıcacık, taptaze ve nostaljik kese kağıdında..:)

...

Hava, ne kadar da erken kararıyor artık. Gün ne çabuk bitiyor. Yüzlerde bir gülümsemeye dönüşerek; yaşananlar, hanemizde kar olarak bize kalıyor....

 

Yaşam, aynen o çocuk şarkısındaki gibi: 

 

-Yıldızlar pırıl pırıl parlar...

-Yıldızlar pırıl pırıl parlar...

-Güneş gözümü yakar.

-Bulutlar birbirine çarpar...

-Bulutlar birbirine çarpar...

-Şimşekler çaktı korktum..

-Saklanacak yer aradım.

 

 

 

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Cuma, Ekim 3 - İstanbul,yağmur,trafik ve aşk...

Kategori: ajandamdan

 

Evimle ofis arasındaki mesafe yaklaşık 18-20 km.arası...ve yollar boş olduğunda 12-15 dakika süren yolculuğum yağmur, kar ve başka olağanüstü durumlarda doğal olarak sapmalara yol açıyor.

Yedi seneye yakın bir süredir karşı yakada oturuyorum ama hiç bu kadar uzun sürmemişti yolculuğum...

Bu gün, tam iki buçuk saat süren bir yolculuk sonrası ofisteyim...

Hafta başı başlayan yağmur nedeniyle durma noktasındaki trafik; pazartesi direksiyon başında ağlamamayı, salı günü işe gitmemeyi, çarşamba uslu uslu ofise gelmeyi, perşembe güneşin gülümsemesini, cuma yani bugün de sabretmeyi getirdi beraberinde...

Aşkım kızım için üzülüyorum en çok...Bu sene okula vermekle hata mı ettim acaba?

Sıkılmasın diye arabanın içi oyuncak, boya kalemleri, oyun hamurları, boyama kitapları, bir sürü yedek kıyafet, bisküvi, kraker, meyve ve oyalanabileceği materyallerle dolu gidip geliyoruz her gün...

Okula girer girmez de ilk sorusu;

-Yarın sabah akşam erkenden gel olur mu annecim? Sınıfa girdiğinde ise ağlama krizi...

Umarım Derya Öğretmen anlıyordur bizi... Gerçi ben okula yürüyerek gelenlerin bile bizden sonra gelmelerini anlayamasam da...

Umarım İstanbul un havası ilerleyen günlerde güzelleşir de herkes işine, okulana telaşsız ve gülümseyerek gelir...

Aşk bazen tanımlanamaz ya hani ben de İstanbul'a olan aşkımı tanımlayamıyorum ve herşeye rağmen onu çok seviyorum.

 

 

 

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Perşembe, Ekim 2 - yasaklar...

Kategori: toplumsal

Yasaklar vardır hani bazen düşündüren bazen güldüren bazen de korkutan...

Geçenlerde arabamı parkettim bir evin önüne... Parkederken bir yazı gördüm A4 kağıda baskı yapılmış, çerçevelenmiş  bir de resim eklenmiş... Arabadan indim bir kaç adım attım levhaya doğru...  Levhada "Buraya çöp döken eşektir." yazıyordu. Ekinde sevimli mi sevimli bir eşek resmi anlamı pekiştiren...Okumasa bile resmi görüp bu işe niyetli kimselerin anlamasını sağlayacak cinsten...

Yer, çevreye bakılırsa eski ahşap bir binadan kalma boş bir arsa... Demir çitlerle kapatılmış ve kapısına bir çerçeveli yazı iliştirilmiş...

Yazı yetersiz kalmış belli ki kapısının önünde çöp konteynerına konulmayan cinsten atıklar bir de klozet  var...

Yazının çerçevesi plastik kaplama olduğu için hava koşulları nedeniyle biraz yıpranmış, bir köşesi açılmış....

Yani yazı yazıldıktan sonra bırakılmış buraya atıklar...

Ne kadar bencil, hoşgörüsüz ve ruhu rahatsız bir toplumuz diye düşündüm o an...

Gerekli uyarı daha iyi ya da daha kötü cümleler seçilerek yapılsaydı acaba sonuç değişir miydi?

Daha çok ya da daha az atık şeklinde...

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Kendiniz dahil her şeyle barışık olarak, sevgi frekanslarını her zaman; kendinize ve çevrenize daha da yüksek frekanslarda yaşamayı ve yaşatabilmeyi hedeflerseniz, açamayacağınız hiçbir kapı kalmamakla birlikte, sonsuzu sonsuzca yaşayabileceksinizdir.

Kategoriler

Google

İz Bırakanlar...

sahildeki bank
ayakizi
birden bire
pierrenaque
sinan cem
donence
gezenti
kenanyucel

Astroloji ve Başka Alemler

astro akademi
astro blog
su karakus
oglena
Free Web Counter
hit Counter