Çocukluğumdan beri hep imrenirdim, sporculara daha çok da sanatla uğraşanlara, sanatçılara.... Balerin, tiyatrocu ya da müzisyen olabilmek isterdim daha çok... Lise bittikten sonra gitara başlamıştım... Tiyatroda ise izleyici olabilmekten öteye gidemedim...Ama içimde hep yarım kalan bir şeyler var sanki... Şu an iş hayatındaki yerimi belirleyen mesleğimi babam belirlemişti... ne yazık ki... ne yazık ki diyorum çünkü hiç bana göre değil finans dünyası...
Bir de ev tekstili ya da mutfakla ilgili dekorasyon ve pastacılık falan yapsaydım Akdeniz ülke ya da şehirlerinden herhangi birinde... Benim dünyamdan renkler ve sınırlı sayıda ürünler olsaydı ürettiklerim... Duvarlarını benim yaptığım yağlı boya tablolarımın süslediği... Ahşap, taş ve cam olsaydı sadece dekorasyon malzemelerim...ve kakao, tropikal meyve, antep fıstığı, portakal, vanilya ve tarçın içeren kurabiye ve pasta malzemelerim..
Tüm özbenliğimi ve sevgimi katarak yaratacağım örnekler konusunda iddialı olma isteğim, finans dünyasındaki iddiamın gerçekliği yanında kocaman bir hayal olmaktan öteye gitmiyor şimdilik...
Ya da Assos vari bakir bir deniz kasabasında tarihle kucaklaşan görünürde sessizo yoğun kalabalığı yaşamak her ayrıntısında...
Bahar geliyor... İçim kıpır kıpır... Yine akacağız sahile, yeşile, parklara... Top, frizbi ve ekleri arabanın bagajında hazır... toprak ısınmaya başlayıp çimenler merhaba derken papatyalar eşlik edecek onlara... hepsi ama hepsi bizi bekliyor olacak... sonra boğazda erguvanlar açacak pembe ve morun tonlarında... Fenerbahçe, bizi bekleyecek her zamanki yerinde...
Bıcırık, artık sözden anlar oldu... Koşacağız, kır çiçekleri toplayacağız dağdan bayırdan... papatya da... zaten en çok papatyayı severim bir de kır çiçeklerini... Benetton ve Sebamed ürünlerinin kokusuyla avunurken şimdi ne güzel gerçeğini kokluyor olacağım... Bahar, benim dönüm noktam, miladım...
baharı seviyorum...seviyorum.. seviyorum...
ve beni bekleyin doğa size geliyorum...
ve herşeye rağmen... ve hepimize Bulutsuzluk Özleminden bir şarkı aracılığıyla frekans yolluyorum... haaaaydi bakalımmmm... doğa canlandı, sıra bizde...
Sözlerimi geri alamam Yazdığımı yeniden yazamam, Çaldığımı baştan çalamam, Bir daha geri dönemem.
Akıyorsa gözyaşım kurumasın, Coşup seven gönlümse durmasın, Dost bildik anılarım çağırmasın, Bir daha geri dönemem.
Hiç bi kere hayat bayram olmadı ya da Her nefes alışımız bayramdı. Bir umuttu yaşatan insanı. Aldım elime sazımı.
Yine aşınca çayın suyu boyunu Belki yeniden karşıma çıkacaksın.
Göz göze durup bakınca Göreceğiz, Neyiz ve nerelerdeyiz, Bilemiyoruz Şimdi.
öyle kocaman gösterişli kutlamalardan kaçarım ben hep...
yeni bir yıla girerken, sevdiklerimle sohbet edip paylaşılan anlar mutlu eder beni... bir de sokaklardaki hareket... insanların alışverişi, hediye paketlerinde saklı mutluluklar, ve mümkünse geceyarısı yağan kar....
ve ben her yeni yıl saat 00.00 ı bulunca ağlıyor olurum giden senenin verdiği hüzünle... Yaşanan herşeyin sıfırlanıp yokolduğunu gösterir sanki ekranında dijital saatler...sıfır-sıfır: sıfır-sıfır... ana dönüp tekrar anı yaşayamadığım için ağlarım... fonda havai fişek, insan çığlıkları, uçuşan balon, konfeti yağmurları eşliğinde ulu orta ağlayan ben...
Ama yeni yıldan dileklerim var hem yapacaklarım,
önce sağlık
daha güzel bir dünya,
sonra adı mutluluk olan benim tanımım iç dünya dinginliği,
hep sevdiklerimle beraber olmak
mesleğimde angaryalardan arınmış profesyonellik,
dostlarla donanmış sofralar hazırlamak,
Her akşam Türk Kahvesi yanında çikolata –hem de sütlü- yemekten vazgeçmek
Annemi daha çok görmek...
Kiramızın daha düşük oranda artmasını...
Candan ziyaretlerimi arttırmak,
4 senedir yapamadığım yaz tatilini bu sene yapmak,
89 yaşındaki büyükannemizle daha çok sohbet etmek,
evden işyerine daha erken saatte çıkmak,
sorumlu olduğum insanlara karşı mahcup olmamak,
daha çok deniz havası solumak,
şeftali ve karpuzu az yedim geçen yaz... bu yaz daha çok yemek...
bu baharı, aşkı yaşadığım bahardaki gibi yaşamak..
...
...
...
Sonra da içimde yaşattığım o yerde olmak.... kendimce hareket kattığım, aradığım güzellikleri içinde barındıran, sıkılmayacak kadar kalabalık korkmayacak kadar tenha olan o yer.... dostlar olsun komşularım... tiyatroya,sinemaya, konsere gidebilecek kadar şehrin içinde.... gürültünün olmayacağı kadar şehrin dışında... doğanın içinde bir yerlerde olayım. Trafik aksın, gülen yüzlü insanlar olsun ‘merhaba’ diyeceğim. Azıcık gökyüzü, azıcık da deniz gözüksün penceremden... yemyeşil ağaçlar da olsun tabi .... sonra her ayrıntıda saklı gizleri bir bir çözeyim kendi penceremden....
Yeşil yemyeşil bir yerde yaşamak ... mavi gökyüzünün yansımasında mavi denizin yamacında olmak...
Yağlıboya resimler yapayım tualler üstüne özgürce... teması insan ve güzellikler olan....
Bis sürü çocuğum olsun sonra... arkadaş olabileceğim...oyunlar oynayalım onlarla... salıncakta sallanıp, kaydıraktan kayalım. Bıkıncaya kadar çikolata yiyip ağzımızı burnumuzu özgürce silelim şöyle bir kolumuzla boydan boya. koşup terleyince güneş koksun saçlarımızdan... kumdan kaleler yapalım... yıkılmayan... çimenlerin üstünde yuvarlanıp taklalar atalım. Yumuşak bulutlar üstüne çıkalım uçurtmalara tutunup...
Ama asıl istediğim bir an önce kar yağsın ve kendimi İstiklal’e atayım istiyorum. Parmak uçlarım uyuşuncaya kadar üşümek istiyorum. İnadına tramvaya binmemek istiyorum. Pera nın önünden geçmek ama içeri girmemek istiyorum. Eski Ezgi’yi özlüyorum. Tuz Ekmek Sofrası’nda dinlediğim ama adını bilmediğim müziği dinlemek istiyorum. Eski ayakkabıcı tamircisinin vitrinindeki eski giyilmiş ayakkabılara bakıp geçmiş hayatları özlemek istiyorum... Arka sokaktaki Hala’da sıcak gözleme yemek istiyorum ıspanaklı...yanında ajda bardakta taze çayla da ellerimi ısıtmak istiyorum... üstüne Eski Beyoğlu Cafe de kahve yanında browni yemek istiyorum. Pasajlarda dolanmak... kendime dolanarak dolaşmak istiyorum...Caddeye bırakmak istiyorum benliğimi...sıcacık kavrulmuş kahve kokusuyla savrulmak istiyorum. Kulağım Ezginin Günlüğü nü arıyorken, Yaşar Kurt da anne yi söylesin istiyorum. Dayanamayıp St.Antuan’da ruhumu dinlendirmek istiyorum. Oradan Çiçek Pasajına girip göğe yukarı bakarken çıtır kokoreçle midye tavayı yemiş kadar olmak istiyorum. Sonra biraz hava kararırken de hani Fransız asıllı İtalyanca arya söyleyen kadın şarkıcıyı dinlemek istiyorum.. Geçitteki çaycıdan çay içmek istiyorum sonra... gitarımın kopan re telini almak istiyorum lay lay lom’dan. Tünele inip oradan Küçük Ayasofyaya geçip, esmer şekerleri koklamak istiyorum...tarçın kokusu baharı getirsin istiyorum güneşin sıcaklığında karlar yavaş yavaş erisin istiyorum ... Adsız mekanlarda soluklanmak istiyorum. Yüreğimin götür dediği yerlere gidip kaybolmak istiyorum. son bıraktığım gibi bulmak istiyorum her seferinde Beyoğlu’nu, Ayasofya yı....
Yılsonu yaklaşırken işimde yetmeyen zamanın yarattığı stresi başımdan kovalamaya çalışıyorum. Gitmiyor, gitmiyor aksine artıyor. Çalışmak da istemiyorum işte . daha ötesi var mı bunun. Zamanı ölçüp biçmekten ortaya çıkardığım azlıklarla yetinmiyorum. Allahım daha çok şey yapmalıyım. Ama yetmiyorum, yetemiyorum işte.
Evimi mi taşısam bu yakaya... olmaz ki... bıcırığa kim bakacak... oooffff... yolda geçen zamana da acıyorum...içinden çıkamıyorum....
Sabah kalk, bıcırığın altını değiştir, giydir, kahvaltısını hazırla, yedir. Yemesi için binbir hokkabazlık yap. Sesin kısılana kadar şarkı söyle. Lavaboya dişini fırçalarken üstünü ıslatmasın bana yine iş çıkmasın diye yine dikkatini dağıtacak bir şey buldum buldum bulamadım gitti yine yirmi dakika....neyse kazandığım yirmi dakika yanıma kar kalırken kendime ayaküstü ayırdığım kahvaltımın keyfi bir ciyaklama sesiyle bozuluyor. “anne giyemiyorum..” harala gürele koş, derdini dinle, ikna et, gitti yine bana kar kalan zaman...
Tv deki abuk subuk çizgi filmlerle oyalarken bedenimin tüm hücrelerine elektrik yüklüyor çıkan sesler... evden çıkmalıyım diye dürtüleyen beynimdeki çınlamalar ara verse biraz... apar topar evden çıkıyorken dağıldığım noktaları es geçiyorum. Mutfağı, lavaboyu, kahvaltı seremonisini, önüme çıkan oyuncak engelli atlayışlarımı da gerçekleştirdikten sonra kapıya ulaşıyorum sonunda...
Neyse oh şükür öğlene doğru evden çıktık çıkmasına da şimdi de yol macerasındayım... arabaya atla, son gaz E-5 de al soluğu, Kozyatağı boş değil bu saatlerde.... Allahım bana kalırsa Anadolu yakasında bu taraftan geçen herkes sanki aynı saatte çıkmış yola.... neyse şurayı bir geçelim...şükür geçtik...
Köprüye giriş sapağı, ağzına kadar doluyken araçla... bir sol sinyalle alternatif yolum üsküdar harem yoluna geçiyorum. elverişli son hızla bolca trafik ışıklarını da sabırla geçiyorum. Altunizade köprü bağlantı yoluna girip ana yola bağlandıktan sonra köprü seremonisini de atlatıyorum ... beşiktaş ıhlamur yolundan ara sokakları da kullanarak park yeri bulma derdini de çektikten sonra üstüme 10 dakika içinde büromda buluyorum kendimi...zaman: öğleye doğru 11:00-11:30... tüm bunlar sonrası bana göre ömrümden yolda boşa giden en az bir-birbuçuk saati harcadım...
Ajandam,”şunları yap”demeye hazır, masamda beni bekliyor... sonrası rutin.hepinizin bildiği anlamsız çalışma zamanı işte.. telefonlar, iş bekleyenler, haber bekleyenler, dosyalar, klasörler, evraklar, bilgisayar, zamanı gelen beyanlar, bildirimler, yeni çıkan mevzuat..ve tüm bunlara adaptasyon süreci...
Kaçamak da yapıyorum bazen kendime vakit ayırarak...
Kendiniz dahil her şeyle barışık olarak, sevgi frekanslarını her
zaman; kendinize ve çevrenize daha da yüksek frekanslarda yaşamayı ve yaşatabilmeyi hedeflerseniz, açamayacağınız hiçbir kapı kalmamakla birlikte, sonsuzu sonsuzca yaşayabileceksinizdir.